
Tiyatroda oyun izlerken yanlışlıkla önünüzdeki kişinin üzerine hapşırdığınızı düşünün. Özür diler, muhtemelen birkaç dakika sonra olayı unutursunuz. Anton Çehov'un Memurun Ölümü hikayesindeki Çervyakov ise bunu yapamıyor. Küçük bir kazayı öylesine büyütüyor ki sonunda hayatına mal oluyor.
Rus yazarın hikayelerinde böyle insanlarla sık sık karşılaşırız. Küçük bir hatayı gözünde büyütenler, hayatını değiştirmek isteyip bir türlü harekete geçemeyenler, söylemek istediklerini içine atanlar… Çehov'un karakterleri genellikle sıradan insanlardır. Çalışır, aşık olur, korkar, hayal kurar ve bazen hayatlarının nasıl geçtiğini bile anlamazlar.
Anton Çehov'un ölümünün üzerinden 120 yıldan fazla zaman geçti. Buna rağmen hikayelerini okurken karakterlerinin davranışlarında kendimizden veya çevremizdeki insanlardan bir şeyler bulmak hiç de zor değil.
Küçük bir olay, büyük bir korku
Memurun Ölümü, Çehov'un insan davranışlarını ne kadar iyi gözlemlediğini gösteren kısa hikayelerinden biri. Tiyatroda yaşanan hapşırık olayının ardından memur özür diler. Karşısındaki yüksek rütbeli görevli başlangıçta meseleyi önemsemez. Fakat memur için durum giderek içinden çıkılmaz bir hâl alır.
Yeterince özür dilemediğini düşünür, görevlinin kendisine kızmış olabileceğinden korkar ve meseleyi tekrar tekrar gündeme getirir. Karşısındaki kişi rahatsız oldukça memurun endişesi daha da artar.
Çehov, bir insanın makam karşısında duyduğu korkuyu öyle abartılı bir noktaya taşır ki ortaya hem komik hem de rahatsız edici bir tablo çıkar.
Hikayeyi okurken memurun davranışlarına gülmek kolay. Ama küçük bir yanlış anlaşılmayı zihnimizde defalarca büyüttüğümüz anları düşününce, Çervyakov'un yaşadıkları o kadar da yabancı gelmiyor.
Başka bir hayat mümkün mü?
Çehov'un eserlerinde sık sık bir yerlere gitmek, yeni bir başlangıç yapmak veya geçmişte kaçırılan fırsatları geri kazanmak isteyen insanlarla karşılaşırız.
Üç Kız Kardeş oyunundaki Olga, Maşa ve İrina, yaşadıkları taşra kentinden ayrılıp Moskova'ya dönmeyi hayal eder. Onlar için Moskova, yalnızca bir şehir değil, daha güzel bir hayatın ihtimalidir.
Ancak günler geçer, insanlar değişir, yeni sorunlar ortaya çıkar. Moskova'ya gitme arzusu ise yerinde durur.
Çehov'un karakterleri bazen ne istediklerini çok iyi bilir ama istedikleri hayata ulaşmak için gereken adımları atamaz. Bazen de içinde bulundukları koşullar buna izin vermez.
Bugün başka bir şehirde yaşamayı düşünen, işinden ayrılmayı planlayan veya yıllardır aynı hayalin peşinden gitmek isteyen insanların yaşadıkları da bundan çok farklı değil.
Çehov, karakterlerine ne yapmaları gerektiğini söylemez. Onların hayatlarını izlememizi sağlar. Gerisini okura bırakır.
İnsanları gözlemleyen bir doktor
Anton Çehov, 1860 yılında Rusya'nın Taganrog kentinde doğdu. Moskova'da tıp eğitimi aldı. Gençlik yıllarında ailesine maddi destek sağlamak için mizah dergilerine kısa hikayeler yazmaya başladı.
Yazarlığı giderek daha fazla önem kazansa da doktorluk mesleğini tamamen bırakmadı.
Bir doktor olarak farklı yaşlardan, mesleklerden ve toplumsal kesimlerden insanlarla karşılaştı. Hastalıkları, yoksulluğu ve insanların zor zamanlarda nasıl davrandıklarını yakından gözlemledi.
Bu deneyimlerin izlerini özellikle Altıncı Koğuş gibi eserlerinde görmek mümkün.
Bir akıl hastanesinde geçen hikayede Çehov, insanların başkalarının acılarına karşı ne kadar duyarsızlaşabileceğini sorgular. Hastanenin koşulları kadar, bu koşulları değiştirmek için hiçbir şey yapmayan insanların tutumu da anlatının önemli bir parçasıdır.
Çehov'un karakterleri her zaman iyi veya kötü olarak ayrılmaz. Aynı insan hem anlayışlı hem bencil, hem cesur hem korkak olabilir. Onun edebiyatını ilginç kılan özelliklerden biri de budur.
Çehov yalnızca hüzünlü hikayeler yazmadı
Bugün Çehov denildiğinde akla çoğunlukla yalnızlık, mutsuzluk ve gerçekleşmeyen hayaller geliyor. Oysa yazarlığının ilk yıllarında mizahın önemli bir yeri vardı.
Bukalemun adlı hikayesinde bir polis müfettişi, sokakta yaşanan köpek ısırma olayını çözmeye çalışır. Ancak köpeğin kime ait olabileceği konusunda duyduğu her yeni bilgiyle birlikte tavrı değişir.
Köpek sıradan birine aitse sertleşir, nüfuzlu birine ait olabileceğini öğrenince daha temkinli davranır.
Hikayenin komik tarafı, müfettişin bu değişimleri son derece doğal bir davranışmış gibi sergilemesidir.
Çehov'un mizahı çoğu zaman böyle işler. İlk bakışta gülünç görünen bir durumun arkasında insanların makam, itibar ve çıkar karşısındaki davranışları vardır.
Üstelik bu hikayeleri anlamak için dönemin Rusya'sını bütün ayrıntılarıyla bilmek gerekmez. Benzer davranışlarla bugün de karşılaşabiliyoruz.
Her hikayenin bir sonuca ulaşması gerekmiyor
Çehov'un hikayeleri alışılmış anlamda her zaman tamamlanmış hissettirmez. Bazılarında sorunlar çözülmez, karakterler kesin kararlar vermez ve hayat kaldığı yerden devam eder.
Köpeğiyle Dolaşan Kadın bunun güzel örneklerinden biridir.
Yalta'da tanışan Dmitri Gurov ile Anna Sergeyevna arasında başlayan ilişki, zamanla ikisinin de hayatını karmaşıklaştırır. Çehov, karakterlerinin duygularını anlatırken onları kolayca haklı veya haksız ilan etmez.
Hikayenin sonunda okuru bekleyen kesin bir çözüm de yoktur. İki insan, birlikte olmak istemelerine rağmen önlerindeki güçlüklerin henüz başında olduklarını fark eder.
Aslında bu son pek de şaşırtıcı değil. Gerçek hayatta da önemli meseleler her zaman bir konuşmayla, bir kararla veya beklenmedik bir olayla çözülmüyor.
Aradan geçen yıllara rağmen değişmeyen insanlar
Anton Çehov, 1904 yılında henüz 44 yaşındayken hayatını kaybetti. Kısa öykülerinin yanı sıra Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi tiyatro oyunları bıraktı.
Eserleri bugün de okunuyor, farklı dillere çevriliyor ve dünyanın çeşitli sahnelerinde oynanıyor.
Çehov'u okumak, yalnızca geçmişte yaşamış Rus insanlarını tanımak anlamına gelmiyor. Onun hikayelerinde bugün de karşılaştığımız korkular, beklentiler, hayal kırıklıkları ve tuhaf davranışlar var.
Üstelik Çehov bunları açıklamak veya okura ders vermek için acele etmiyor. İnsanları kendi hallerine bırakıyor.
Belki de onu hâlâ okunur kılan şey bu. Bir asırdan uzun süre önce yaşamış insanların hikayelerini anlatırken, bugünün okuruna da tanıdık gelecek bir dünya kurabilmesi.